Denizin şifası

Puslu bir sabah bu sabah. Hani öyle başlar ya hikayeler “puslu bir eylül sabahıydı…” diye. Hafif karanlık, hafif ıslak, buruk, sonbahara göz kırpan nitelikte

Şimdi dumanı tüten çayını/kahveni alıp balkona çıkıp “puslu” havayı seyretme zamanı…Kurt puslu havayı sever derler niye bilmem ama puslu hava güzeldir,tazedir.  İçini açmayabilir belki kasvetlidir ama tazeler, yaşadığını hissettirir.

Sanki herkes güneşli pırıl pırıl bir günde mi yaşıyor?

Hiç  farkettiniz mi yağmur sonrası  doğanın renkleri ne kadar canlanıyor?  Yoksa fark etmeye zamanınız mı yoktu koşturmaktan? Minik bir ara? Bi 5 dakika? Ofise koştururken arabanın camından sadece asfalta düşen damlalara mi denk geldiniz? Asfaltın rengi peki?  O da mı daha gri değil?

Hani şu sinemalarda verilen 3 boyutlu gözlükler var ya, yağmurdan sonra doğaya bakınca sanki gözüme her şey o 3 boyutlu gözlüklerden bakıyormuşum gibi capcanlı geliyor.

Yağmur başladı yine, doğa canlanıyor nefes alıyor, yıkanıyor temizleniyor…

Biz napıyoruz peki? Söyleniyoruz di mi? Trafik çok, taksi yok, eve varış  kafadan 40 dak. uzayacak şimdi,hava kapalı  ya çalışasımız da gelmiyor…

Evet bunlar benim de (şu an olmasa da zamanında çokça ) hissettiğim şeyler…Bakın ne yapın biliyor musunuz alın kahvenizi iki dakika açık bi alana çıkın, kaçın iki dakikacık işten, evden, ütüden…Nerdeyseniz işte, boşverin diğerlerini sadece bir nefes molası verin. Etkisi hemen olmasa bile bir süre sonra daha iyi hissedeceksiniz;)

Dün epey bir gerilmiştim yine, olur bana öyle sebepli sebepsiz… Bazen hayatınızdan çıkarttığınız ama mecburen bir şekilde görüşmek zorunda kaldığınız insanlara denk gelirsiniz. Benim tahammül edebilme sürem  sadece 2 saat… 2 saati 2 dakika geçti mi arızalanıyorum ben, işletim sistemim hata  veriyor:) Dünde öyle bir gündü işte…Süre 2 saati geçince ben zaten epeyce gerginlikten davul durumuna geçmiştim. Neyse, sonrasında babamı hastaneye götürdüm,-geçenlerde köpeklerin saldırdığı kediyi kurtarmaya çalışırken kedi elini ısırmış mecburen tetanoz ve kuduz aşıları oluyor- onun dozunu olmaya gittik.

Burada aşıyı devlet hastanesi harici başka bir yerde yapmıyor, mecburen her seferinde acile gidiyoruz. Sorun orda değil zaten Allah başka büyük dert vermesin, gideriz aşıya ne olacak.

Acil fena ama, hastanenin doktorları iyi, canla başla çalışıyorlar görüyorsun. Doktorlar genç, ayaklarında spor ayakkabı…Spor ayakkabı olayını seviyorum ben, sanki her yere yetişebilecekmiş imaji bırakıyor bende, hele ki resmi kurumlarda işin giysi formalitesi dışına çıkıyor olması , her koşula uyum sağlayabilirim hissi…

Neyse ne diyorduk ha evet hastane… Bayram süresince sağlık bakanlığı hastaneleri tatil yapmış, doktorlar yok. (emin olmak için genelgesi burada, buyrun okuyun) Dolayısı ile herkes acil servise yığılmış. Acil servis dediğin yer küçücük bir alan zaten? Tansiyon ilacı yazdırmak isteyen de orda, kaza yapan da,darp edilen de, nefes alamayan da, 4 günlük bebeğini alıp gelen de… İçeride zaten nefes alınmıyor,  acil kapısının önündeki  güvenlik görevlisine elindeki kağıdı veriyorsun tek tek isim isim içeri çağırıyor. Haklarını yiyemem doktorlar da, çalışanlar da ellerindeki imkanlarla ellerinden geleni yapıyorlar.

Kadının biri 4 günlük bebeğini sarıp sarmalamış acile getirmiş, belli ki sırasının gelmesine çok var rica etti önündeki kadına ben önce girebilir miyim diye ve durumu acil olmayan kadın hayır dedi ve girdi içeri.  Ne olurdu ki en fazla bir 15 dakika daha beklerdi? Bir sonraki (durumu acil olmayan) hastada biz de bastırdık da girdi kadıncağız içeriye.

Bende diyebilirdim babam 75 yaşında sadece iğne olup çıkıcaz sadece 3 dakika sürecek diye?   Hani zaman zaman çoğumuzun yaptığı gibi  bağırıp çağırıp üste çıkıp işimi yaptırmayı? Ama bu o zamanlardan biri değil,  görüyorsun adamlar zaten yetişmeye çalışıyor, öğle yemeklerine bile gidemiyorlar. Sende biraz insan ol, senden daha riskli insanlara yol ver, inan ölmezsin.

Biz, orada, toplamda belki 3 dakikanı almayacak bir aşı için 2 saate yakın bekledik, adam zaten ayakta durmakta zorlanıyor, yoruldu, pipo krizi tuttu, inadından kapının önünden ayrılmadı. Ben ona çık dışarı otur dedikçe o bana siz çıkın burası havasız dedi, didişip durduk:)

Çıkışta oğlan denize gidecekmiş havlusunu koymamışım, koştur koştur ona havlu yetiştirmeye çalışırken,bir ara ara yolda ters yöne girmişim, bir ton laf saydı babam:) kafan karışıkken araba kullanma sen bile dedi. yani utanmasa hiç kullanma diyecek zaten de:))

Aslında büyük resme baktığında gerilecek bir halt yok  ama satır araları çok bunalttı beni, acıkmıştım, kahve de içememiştim (burda asıl sıkıntı kahve içip içmek değil, asabiyet yaratan sanırım sakince ve keyifle bir kahve içmeyi hayal edip bir türlü ulaşamamış olmak)

Sonunda (sonunda dediğim de öğlen 1 sıralarıydı) ben karnımı doyurup  o kahveye beynim yanmadan ulaştım. Tabii onun bünyeye vereceği rahatlama hissi anında etki etmedi,şiddetli bir baş ağrısının geçmesinden sonra gelen sersemleme haliyle geldi.

Ama kendimi o kadar germişim ki yetmedi, denize ulaşmam lazım benim dedim, açılmam lazım…Koşa koşa şifalı denizime gittim…Tabii ben içine girip rahatça yüzeceğim sakin sessiz duru bir deniz beklerken, ters yönden esen rüzgarla üstü köpük köpük olmuş , bol dalgalı  hırçın bir deniz buldum. Girsem mi girmesem mi diye kıyısından baktım, açıkçası  korktum da biraz her ne kadar içini de bilsen dalga oldu mu tırsıyor insan..

Biraz kıyıda oturdum dinledim. Yetmedi, kesmedi beni..

Girmem lazım bu suyun içine, başka yolu yok dedim. Adım adım ilerledim. Soğuk gibiydi ama içine girince sıcacıktı, hiç üşütmedi beni. Dibi dalgadan görünmüyordu, mecburen (yosun korkumdan) tahmini yüzme patikama doğru gidip gözü kapalı suya attım kendimi başladım yüzmeye… Belli bir yere gelince su sakinledi azıcık, dibine baktım kumdu, nefes aldım, sakinleşiyorum derken gözyaşlarım dalgalara karışmaya başladı (hiç  yüzmeye çalışırken ağlamamıştım, bu da güzelmiş)

Ne lüzumsuz sözcük şu “ağlama”!  Ağla aslında hatta doya doya ağla, neye ağladığını bilmesen de ağla… Demek ki ruhun o an ona ihtiyacı var, demek ki içinde biriken kalıntıları  kusman lazım, sana yakışmayan, kendine yakıştıramadığın ne kadar duygu varsa öfke, nefret, kızgınlık (ki bunlar da insan doğasında olan normal duygular sadece üstünüzde barındırıp barındırmamak sizin kararınız,seçiminiz -ki ben istemiyorum-) ağla kurtul…

Sadece ağladığın yeri iyi seç, ilerde gözyaşını sana karşı kullanmayacak bir yer bul kendine.. Deniz,yastık, kocaman bir kalp…Neresi seni rahatlatıyorsa, nerde iyi  hissediyorsan… Nerden bileceğim diyorsan  kalbini dinle, o yol gösteriyor sana…

Denizdeydim ben di mi en son..evet.. Ben ağlarken o konuştu, şiştim ben yine dedim, normal dedi bak bana ben hep sakin miyim sanıyorsun?  Benim de dalgalarım var dedi, patlattı yüzüme bir dalga, burnuma tuzlu su kaçtı (feci yakan bir şey bu) tam yüzümdeki suyu silerken bir sonraki dalgayı da çarptı… Ayağının altındaki yosunlara bakma dedi , zaten göremiyorum ki dedim çok bulanıksın…tıpkı senin gibi dedi.

Açıldığın zaman debelenme dedi, sadece kıyıya çıkacağın yeri kaybetmemek adına kontrol et sahili dedi.  Ve bekle, dalgalarım elbet geçecek ve sakinlesecek… Elimde olmadan  kıyıya baktım havlumun olduğu hizayı kaçırmayayım diye.Yarım saatten beri ileriye doğru yüzdüğümü sandığım halde hala aynı hizada kalmışım, rahatladım. Kıyıya paralel yüzmek yerine açığa doğru gitmeye karar verdim.

Kararı ben verdim de deniz izin vermedi, ben açığa gitmeye çalıştıkça o görünmeyen bir sınırda dalgalarla çarptı bana, bir ara acaba çıkamayacak mıyım sudan dedim?  Işığa yüz dedi bana. Güneşin denize ulaştırdığı sarı ışıklara doğru gittim. Gözümün önünde denizin üstüne vuran sapsarı pırıltılar.. bir kaç saniyeliğine çocukluğumda babannemin evinin terasından denizin o zamanki sarı ışıklarına bakarken gördüm kendimi. Aynı çocuk, aynı ışıklar… Ama bu sefer gün ışığının içindeydim.  Deniz anlatmaya devam etti, ne olursa olsun  gün ışığına yüz, suyun altını görmen mühim değil, merak da etme dedi.  Peki dedim. Bir anda ayağımın altın bir şey değdi  ve ben çığlık attım , panik yapmamaya çalışarak bir baktım ki su beni yosunların üstünden çoktan geçirip basabileceğim kumlu alana getirmiş bile…

Mutlu oldum, yavaşca o sıcacık sudan kıyıya çıktım. Biraz rüzgarı dinledim, ruhumu havalandırdım. Üstüme yapışan kasvet tam olarak gitmese de hafiflemiştim.

Ben  kıyıda oturup bu anın resmini çekmeliyim deyip şu resmi çekip paylaştım

2015-09-22-09-47-45-1

Ben bunu paylaştıktan çok kısa bir süre sonra hava kapadı, güneş bulutların arkasına geçti, rüzgar şiddetlendi,üşüdüm.

İçimden bir ses, gördün mü, eğer az önce suya girmeseydin şimdi hiç giremeyecektin,  her şey olması gereken zamanda oluyor işte  dedi.

Haklıydı, farkettim…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s