Kapak sayfası

Yıllar önceydi… Sofrada bir akşam yemeğindeyiz… Uluslararası  bir yerde  bir sürü ülkeden kendi yaşıtlarımızla birlikteyiz.Gidiş amacımız eğitim programı… İşletmede hem çalışıp hemde sertifika programına katılıyoruz.  Yaşımız 20 civarı falan. Senin ülken benim ülkem , senin dinim benim dinim kavgaları henüz bize bulaşmamış. Ya da çok umurumuzda değil bilmiyorum.  Yemek yediğimiz masada bir amerikalı var. Yemek sırasında avucuna doldurduğu bir sürü hapı içiyor. Ne bunlar diyoruz sayıyor.. Bu bilmem ne vitamini, bu bilmem ne vitamini… anlatıyor. Bunlar hapla besleniyor anlaşıldı diyoruz. Zaten amerikanın yemek kültürünün bizimki gibi olmadığının farkındayız.

Tarım bizdeki gibi değil… Mis gibi kokan domatesler çıtır çıtır kopan biberler yok. kahvaltıda greyfurt, fıstık ezmesi, pankek, bi çeşit tozu bir sıvıyla karıştırıp omlet haline getirme falan.. Tuhaf bi kahvaltı anlayışı… Filmlerde o çok sevimli ve havalı  görünen  çöreklerle kahvaltı bir süre sonra böğğk haline geliyor.

2000’li yıllar falandı bu gördüğüm hapla (vitaminle) beslenme olayı… Oysa şu an bizim ülkemizde de herkes avuç avuç vitamin takviyesi alıyor.

Gerekli mi? Çoğumuza göre evet..belki…bilemem

Ünal Güner’in canlı yayınlarından öğrenmiştim. Vücut kendi ihtiyacını karşılar. Bir yerde eksiklik varsa o eksikliği başka bir yerden alır..Hamilelikte de öyledir ya bebek kendi ihtiyacı olanı gerekirse annenin bedeninden alarak tamamlar.

Sistem böyle.. Eksik olan şeyi illa ki bir yerden tamamlıyor.

Kendi kendine çalışan bir sisteme dışarıdan takviye vermek doğru mu? Hmmm böyle yazınca destek vermek akıllıca.. Peki bunları sentetik ilaçlarla yapmak.. Doğal olduğu söylenen besin takviyeleri falan?

Faydasını görenler vardır illa ki de ben -neden bilmiyorum, hastayken bile mecbur kalmadıkça ilaç almazken- durduk yere oyum eksik dur bilmem ne vitamini alayım diyemiyorum.

 

Bazen, okuyorum da, bilmem ne vitamini almak için şu kadar kg (atıyorum) bezelye yemen lazım. Günde o kadar bezelye yiyemeyeceğin için şu takviyeyi alman lazım… şeklinde pazarlanıyor vitaminler. Haydaa bütün millet koştur koştur o hapa sarılıyor. Zaten iyi geleceğine inanıyorsun ya belki de o yüzden  iyi de geliyor… (Çünkü bu aynı zamanda bir ilaç sektörü)

Asıl sorum şu? Buna gerçekten ihtiyacın var mı?

Hiç nedenini merak ettin mi?

 

Ünal Güner ve Meltem Güner’in Küçükkuyu’da bir otelde seminer vereceklerini öğrendiğimde uçarak gitmiştim.  Bir yandan son dakikada bir pürüz çıkar mı endişesi diğer yanda ne olursa kabul teslimiyetiyle, koşa koşa kavuştum. Şükür…

Tatile geldikleri bir otelde faydalı olmak adına, 2 saatlik süreçte bildiklerini, deneyimlerini, öğrendiklerini, havuz kenarında kurulan bir oturma düzeninde üstelik de ücretsiz olarak anlattılar.  Arada yine otelin ikramı olan çay-kahve-su servisi vardı.

Yanlarında getirdikleri kitaplardan isteyenler satın aldı, imzaladılar, getirmedikleri kitapları otelden başka birinde varmış ondan temin ettim, onları da imzaladılar. yine sohbet eşliğinde falan…

 

Geçen hafta ise Altınoluk’ta  “Kazdağları Sonsuz Olasılıklar Festivali” vardı.  Metin Hara geliyormuş. Kitabının başını biraz okuyup bırakmıştım. Çok bana hitap etmedi, ya da ben bitiremedim bilmiyorum. Oysa ilk başta güzel gibiydi.

Neyse, bu seminere gitmek isteyen bir arkadaşım bilet bulmuş bana da sordu, o zaman Metin Hara ilgimi çekmez demiştim.Festivale kimler katılıyor falan haberim de  yok sıra…

Daha sonra katılımcı isimleri gördüm, ilginç geldi. Gitse miydim acaba dedim ama zaten yer yokmuş. O gün Hara’ya gidecek arkadaşım aradı, onunla gidecek olan kişinin işi çıkmış, bilet açıkta gelir misin dedi. E dedim madem önümüze aynı fırsat iki kere geldi vardır bi hikmeti dedim. Çağıran da çok da sevdiğim biri, birlikte  Meltem Güner’lerin seminerine gelmiş, üstelik de  Meltem Güner’i falan tanımıyor, takip etmiyor. Biz böyle fırsat buldukça  bir araya gelip bildiklerimizi döküyoruz anlatıyoruz birbirimize… öyle bir arkadaşlık.

 Tamam dedim,  kalktım Metin Hara için ona eşlik etmeye gidiyorum.  Kendisiyle ilgili üç  aşağı beş yukarı da bi fikrim  var. Sosyal medyada sevmeyenlerin yorumlarını da biliyorum falan.

Neyse gittik, izlemedeyim ben.. Süslenip püslenip gelenler falan.  Eylül ayındayız ama hava sıcak, o sıcağa rağmen insanların bu kadar süslenebilme  gayretini gıptayla izliyorum yapılı saçlar, full makyaj falan..İsteyen yapsın tabii de, bana ilginç geliyor. Benim yaz konseptim şort-tshirt-terlik veya mayo ustu elbise-terlik falan. Makyaj falan anca gece gidilecek düğün, sünnet bir şey varsa… O da kaçamıyorsam yani…

Hara’nın seminer ücreti dışında otele bir de giriş parası alıyorlar. Seminerlerin dışında bahçede work shoplar varmış, onlara  katılım için sanırım. Katılmayacak olsan da o giriş ücretini ödüyorsun.  Ki o gün hava yağmurlu olduğu için standların çoğu boştu… Eski bir otel çalışanı olarak diyebilirim ki otelcilik hizmeti fiyaskoydu…Buralarda zaten genellikle böyle… Sadece buralarda da değil ucuz elemen bulma hususunda ısrar edildikçe kalitenin düşmesi çok da şaşırtan bir sonuç değil sektörde…

Konferans salonu diye tıkıştırıldığımız alan havasızdı, klimalar yetersizdi.. Ki bahçede kocaman bir oturma düzeni vardı ve bir gün önce bir başka konuşmacı sohbetini o açık alanda yapmıştı.

Saymadım ama 150-200 kişilik olduğu söylenen alan epeyce kalabalıktı. Hara’nın sohbetinin 16:30-19:30 arası olduğu söylendi ama 18:00de bitti. Sahneye 10 dak. geç çıktı, bunun içinde yetişemeyenlere zaman tanıdığı için tolerans gösterdiğini söyledi. Oysa  ki içerisi tıklım tıklım…

Hara tatlı biri, espirili, stand up tadında anlattı.  Bana bilmediğim bir şey söylemedi açıkçası. İçeride bir sürü yoga hocası, nefes uzmanı olmasına rağmen biraz iğneledi…

O uzmanlardan biri olmamama rağmen  ben rahatsız hissettim. Ayrıca içerisi o kadar sıcakken salonun kapılarını açtırmadı.  Oysa ki bahçede kocaman kurulu bir oturma düzeni vardı…

Şimdi burası biraz sert gelebilir. Ama benim aklıma şey, o sıcağa rağmen kapıları açtırmamak, veya semineri bahçeye taşımamak… ücret vermeyenin bilgiyi almasını önlemek amaçlı olduğunu düşündüm. Evet alma-verme dengesi diye bir şey var. Verdiğin şeylerin karşılığını almazsan, almayı, kabul etmeyi öğrenemezsen denge bozuluyor. Bunu öğrendim. 

 

Ama oradaki dengeden ziyade farklıydı. Buradan birini yermek istemiyorum açıkçası ama ben daha iyi niyetle başlamış olsa da daha çok pazarlama stratejisi kurbanı gibi hissettim kendimi.. Daha da tuhafı bu kadar çok bir şeyler anlatamaya çalışan adamın içinde (belki bana öyledi bilmiyorum ama) yaptığı işi misyon edinmiş ama artık bıkmış ve keyif almayan bir adam izlenimi verdi… İçerde kırgın, yaralı bir çocuk gördüm.

 

yaptığı işi takdir edenler vardır. iyi birşeyler de yapıyor olabilir. Benim bahsettiğim şey görünenin ötesinde ne hissettiğiniz?

Orada onun fark yarattığı insanlar vardı, ağlayanlar, mutlu hissedenler, aa evet ya doğru söylüyor diyenler… 

Ben kötü  demiyorum.Bunu söyleyebilecek otorite ben değilim zaten.

Ama  bu işi gerçekten insan için ve hayata katkı olarak yapanları gördükçe, samimiyetle, içten, kalpten… 

İnsana güven demek için önce güvenmek lazım sanki…

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s